Yokların Varlığı
Hayat… Yazdım, yazdım, sildim. Sildim, sildim, tekrar yazdım. Meramımı anlatmaya bir lisan, bir insan bulamadım. Durdum, dinlendim; oysa yorulmuş da değildim. Günlerdir oturuyordum. Beden değildi yorgun olan; kalp bitkin, dil suskundu. Anlayan yoktu, anlatamadım. Anlaşılmadım; zaten çabalayan da yoktu. Yoklarla var olmaya da derman yoktu.
Nereden pelesenk oldu dilime bu “yok”lar? Oysa yoktular; nasıl var oldular? Demek ki yoklarda da bir “var” varmış. Bir şey ne kadar yoksa, o kadar varmış. Zıddıyla kaim olmakmış mesele. Yaşamın zıtlıklarını da yoklarla öğrenmekmiş nasip.
“Yok” dedikçe karşımıza dikilen “var”ların ezici üstünlüğünde ezilen yoklar… Hayalinde yok olan, varlığında ne kadar vücut bulur ki? Bulunmak istemeyenleri yoklarla sınamak da etkisiz midir? İçsel hezeyanlarda yok olan hisleri, nerede var edeceğini bilen, varlığın kapısını aralar mı? Aralanan kapıların ardında, yokların varını ummak da bir var olma mücadelesi midir?
Ne olacak bulunca? Sanmakların arkasında umutla ziyan mı olacak kalp? Kurumaya yüz tutmuş bir gülün vazosuna su koymak gibi saçmadır bazen sanmaklar.
İnsan; çelişkiler çuvalı, sanmaklar çukuru, değersizleştirme profesörü, ego tanrısı…
Hayat… Yazdım, yazdım, sildim. Sildim, sildim, tekrar yazdım. Meramımı anlatmaya bir lisan, bir insan bulamadım. Durdum, dinlendim; oysa yorulmuş da değildim. Günlerdir oturuyordum. Beden değildi yorgun olan; kalp bitkin, dil suskundu. Anlayan yoktu, anlatamadım. Anlaşılmadım; zaten çabalayan da yoktu. Yoklarla var olmaya da derman yoktu.
Nereden pelesenk oldu dilime bu “yok”lar? Oysa yoktular; nasıl var oldular? Demek ki yoklarda da bir “var” varmış. Bir şey ne kadar yoksa, o kadar varmış. Zıddıyla kaim olmakmış mesele. Yaşamın zıtlıklarını da yoklarla öğrenmekmiş nasip.
“Yok” dedikçe karşımıza dikilen “var”ların ezici üstünlüğünde ezilen yoklar… Hayalinde yok olan, varlığında ne kadar vücut bulur ki? Bulunmak istemeyenleri yoklarla sınamak da etkisiz midir? İçsel hezeyanlarda yok olan hisleri, nerede var edeceğini bilen, varlığın kapısını aralar mı? Aralanan kapıların ardında, yokların varını ummak da bir var olma mücadelesi midir?
Ne olacak bulunca? Sanmakların arkasında umutla ziyan mı olacak kalp? Kurumaya yüz tutmuş bir gülün vazosuna su koymak gibi saçmadır bazen sanmaklar.
İnsan; çelişkiler çuvalı, sanmaklar çukuru, değersizleştirme profesörü, ego tanrısı…
Ve bütün bunların arasında, kendini en çok yoran da yine insanın kendisi. Bir başkasının sessizliği değil sadece; kendi içinde büyüttüğü yankılar tüketiyor onu. Geceleri sustuğunu sanarken bile zihninin içinde konuşan binlerce ses var. Her biri başka bir ihtimali fısıldıyor: “Belki yanlış anlaşıldın”, “Belki eksik anlattın”, “Belki de hiç anlatmamalıydın.” İnsan bazen kendi mahkemesinde hem hâkim, hem sanık, hem cellât oluyor.
Ne tuhaf… En çok anlaşılmak isteyenler, derdini en karmaşık anlatanlar oluyor çoğu zaman. Çünkü bazı hislerin dili yok. Kelimeye döküldüğü an eksiliyor insan. İçinde fırtına olanın ağzından yalnızca cılız bir rüzgâr çıkıyor. Karşısındaki ise o rüzgârdan kasırgayı anlamasını bekliyor. Bekledikçe kırılıyor, kırıldıkça susuyor. Sonra bir bakmış; konuşmayı unutmuş.
Sessizlik de alışkanlık yapıyor zamanla. Önce birkaç saat susuyor insan, sonra günlerce. Bir müddet sonra anlatmak yük geliyor. Çünkü her cümlenin sonunda anlaşılmama ihtimali var. İnsan en çok da buna yoruluyor işte; sürekli eksik kalmaya. İçindeki onca cümleyi taşıyıp hiçbir yere bırakamamaya.
Belki de bu yüzden bazı insanlar kalabalıkların içinde daha yalnızdır. Herkesin arasında görünürler ama kimsenin içinde yer bulamazlar. Bir sandalyeleri vardır belki her sofrada ama hiçbir masaya ait hissedemezler kendilerini. Aidiyetsizlik… İşte insanın içine sessizce çöken en ağır karanlıklardan biri de budur.
Sonra gün geliyor, insan kendi yokluğunu da sorguluyor. “Ben gerçekten var mıyım?” diye geçiriyor içinden. Çünkü bazen bir insanın varlığı, hissedilmediği yerde silikleşiyor. Görülmeyen emekler, duyulmayan cümleler, fark edilmeyen kırgınlıklar insanı yavaş yavaş kendi gölgesine dönüştürüyor.
Ama yine de garip bir şekilde yaşamaya devam ediyor insan. İçinde küçücük de olsa bir umut kırıntısı taşıyor. Belki biri anlar diye, belki bir gün içindeki düğüm çözülür diye, belki de bütün bu yokların içinden kendine ait bir “var” çıkar diye…
Çünkü insan, her şeye rağmen umut eden bir canlı. En çok kırıldığında bile içinde küçücük bir ışığı saklıyor. Kimse görmese de, kendi bile unuttuğunu sansa da o ışık tamamen sönmüyor. Belki külleniyor, belki derinlere gömülüyor ama yine de bir yerde yaşamaya devam ediyor.
Ve belki hayat dediğimiz şey de budur: Yoklarla savaşırken kendi varlığını unutmamak. Anlaşılmamış olsan bile kendini inkâr etmemek. Bir gün biri gerçekten duyar mı bilinmez; ama insan önce kendi içindeki sesi duymayı öğrenmeli. Çünkü bazen bütün dünyanın sustuğu yerde, insanı hayatta tutan tek şey kendi içinde kalan o son sestir.
