Yazılar

Herkesin Izdırabı Farkındalığı Kadardır

İnsanın insanla bitmeyen mücadelesi. Övgüler, sövgüler, eleştiriler, havada çarpışan egolar, bitmeyen söz düelloları, alçaltıcı bakışlar, bakışa gömülen akışlar. Hayatın içinde bizi bizden alan, ne olduğunu anlamlandıramadığımız durumlar. Durumların sonucunda şaşkına çeviren DAVRANIŞLAR. Hal böyle olunca işin sonu davranışa ve bizde uyandırdığı etkilere dayanıyor. İnsan olmanın yükümlülüğünün ağırlığı altında ezilen ve bunu idrak eden kişiler, ızdırabını çeken taraf olarak nitelendirilebilir. Zaten zor olarak kabul edilen yaşamı daha da zorlaştırma ve çekilmez çile haline getirmek, en övünülecek yanımız olsa gerek. Biraz güzelliklerden söz edince “Aman, sende! Sanki hayat böyle mi?” diyen ve tamamen umutsuzluğa gömülen bir taraf; ya da “Bu güzellikler geçici ama görmekte de fayda var.” diyen başka bir güruh. Bunların ortasında henüz bir rota çizmemiş ve bir bakış açısı kazanamamış ya da olanı biteni henüz anlamlandıramamış; bihaber olmanın verdiği durumla denizde ipi kopmuş bir sandal gibi oradan oraya savrulan kişiler. Diğer tarafta tüm bunların farkında olup sessiz çığlıklarla sesini duyurmaya çalışan, soyut düşüncenin yazınsal şövalyeleri. Herkesin ızdırabı farkındalığı kadardır. Baktığını görmeyene, gördüğüne bakmayana ne anlatacaksın? Üç günlük yaşamın iki buçuk günü yaşandı. Neyi bekliyoruz bu kördüğümden kurtulmak için? Kendimizi bilinmezlik içinde sürüklemenin zevkine mi bırakıyoruz acaba? Acıdan zevk alan cemiyetlere dönüştük. Hâlbuki bir bardak çayda, bir fincan kahvede, bir çocuğun tebessümünde, yaşlı bir teyzenin mütebessim bakışında, bir babanın duasında, bir annenin uçsuz bucaksız sevgisinde, bir hayvanın avucunuzdan içtiği suda, kuşun gagasında, bir balığın pullarının renginde, kalem tutan elde, sevgi dökülen dilde, yılmadan atan kalpte görebileceğimiz güzellikleri ertelemek neden?

Bir yudum suyun boğazdan geçerken bıraktığı serinlikte, bir kapının gıcırtısında, komşunun “Hoş geldin.” sesinde de aynı güzellik saklı; lakin insan, kendi elleriyle kurduğu kalenin burcundan aşağı bakmayı bir türlü beceremiyor. Bakmakla görmek arasındaki mesafeyi hiç ölçmediği için, gördüğünü sandığı her şeyi bir başkasının cümlesiyle anlatıyor. Kendi hikâyesini başkasının gözüyle yazmaya kalkıştığı her seferde, elindeki kalem yavaş yavaş başka bir elin parmaklarına dönüşüyor. İnsan, kalabalığın içinde kaybolmayı marifet sanıyor. Sonra da soruyor: “Ben ne zaman sustum da kendimi duyamaz oldum?” Cevabı kimse vermiyor; çünkü soruyu soran da dinleyen de aynı gürültünün içinde büyümüş.

Şöyle bir uzaklaşıp yaşama kuş bakışı baksak, ip uçlarını görebilecek ve belki de yaşamımızı daha iyi resmedebileceğiz. Çıkmazların sonunda aslında çıkar bir yol muhakkak olduğunu, çukurların derin değil sığ olduğunu ya da yanlış ipi tuttuğumuzu fark edip yaşamımızı nasıl da zora soktuğumuzun idrakine varacağız. Düşünsel olarak ne görmek ve davranışsal olarak ne yapmak istiyoruz? Görmek istediğimiz pitoreski ve mündemiç olanın aslında varlığını anlayabilme idrakini mi; yahut hepsinden ayrı, yeiste debelenmenin mücadelesini mi? Davranış değişirse dil de değişecek, düşünce şekillenecek farkındalığını yaşamak zor olmamalı. Direnç geliştirdiğimiz ve yolak yaptığımız yolların alışkanlıktan ibaret olduğunun uyanışıyla daha da rahatlayacağımızı ne zaman idrak edeceğiz?

Zihin, kendisine uzatılan her ipi tutmaya hevesli; hangi ipin sağlam, hangisinin çürük olduğunu ise ancak kopunca anlıyor. Oysa kopmadan önce de bir sızı vardır; bir yerlerde ince ince bir şeyin yanlış gittiğini fısıldar durur. O fısıltıyı bastırmak için daha çok konuşuyor, daha çok savunuyor, daha çok bakıyoruz. Sessizlik, bu yüzden en çok korktuğumuz şey; çünkü sessizlikte kendi sesimiz bize dönüyor ve sorduğu soruların cevabı hiç de hoşumuza gitmiyor. Farkındalık dediğimiz şey, işte tam bu noktada başlıyor: kendi gürültümüzü kısabildiğimiz anda. Bir insanın kendine söylediği ilk dürüst cümle, çoğu zaman en sarsıcı olanıdır. Onu söyleyebilen, dışarıdan gelen övgüye de sövgüye de daha az muhtaç kalır; çünkü ölçüsünü başkasının bakışından değil, kendi içinden almayı öğrenmiştir. Gerçek özgürlük, başkasının cümlesini tekrar etmeyi bıraktığımız yerde başlar.

İdealine dair ızdırabı büyük olanın dili hep kaşınır, rahat duramaz. Kendince değişim ve dönüşüme verdiği önemi ortaya sermekten kaçınmaz. İzler, durup düşünür, yeniden yeni tecrübelerle yola revan olur. “Yazmak zor mu?” dediklerinde, “Izdırap içinde sevinç yaşatıyor.” diyorum.

Çünkü yazı, ızdırabın üstünü örten değil, onu görünür kılan bir eylem. İnsan yazarken kendi kördüğümünü çözer; düğümün ucunu bulamasa bile, düğümün nerede olduğunu görür. Belki de mesele güzelliği bulmak değil, güzelliğin yanından kaç kez geçip gittiğimizi fark etmektir. Bir ömür boyu bunu öğreniyoruz: baktığımızı görmeyi, gördüğümüzü anlamayı, anladığımızı söylemeyi. Söylemek de nihayetinde bir davranıştır; davranış değişince dil değişir, dil değişince düşünce berraklaşır, düşünce berraklaşınca insan kendi hikâyesinin başkasının kaleminden yazılmasına izin vermez. Ve her dönüş, insanın kendine yaptığı en sessiz ama en sahici iyiliktir. Bunu bir kez olsun tadan, artık eskisi gibi bakamaz. O gün, içinde yaşadığımız gürültünün ortasından bir kez olsun duyulacak ses, bizim sesimiz olacak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir