Yazılar

BABA

Hani baktığın yerde olduğunu göremezsin; her yer puslu, soğuk griye boyanır. Havada asılsızlık asılıdır. O zaman anlarsın bir mezarın kışın toprağının neden daha sıcak geldiğini. Yıllarca neden bayramlarda ilk önce mezarlara gidildiğini anlamazsın. Sevap bilirdim ama benim için çok da önemli değildi değil  ilk sırada değildi. Fakat bu bayram, bütün bildiklerim, dengede sandığım düşüncelerim ve duygularım yıkıcı bir depremle sarsılana kadar anlamadığım her şeyi anladım, düşünmediğim her şeyi düşündüm.

Şimdi bayramda ilk koşmak istediğim yer, ölüler şehri olan mezarlık. Çok uzağım… “Babam beni bekler” cümlesi hiç bu kadar yıkıcı, soğuk ve acımı dağlayacak kadar ağır olmamıştı. Babam ebedî istirahatgâhına yatınca birden toprak sıcak, mezar şefkatli ve güzel gelmişti. Meğer toprak, sevdiklerimizi içine alınca daha da güzelleşiyor, şefkatli ve sıcak görünüyormuş.

Elime aldığım taş yumuşayıp sanki bana sarılınca anladım: Babam bu toprakta. Bırakmak istemedim sert gibi görünen o yumuşacık taşı, soğuk toprağımı… Bana nasıl sarıldılar? Bu kadar sıcak taş, toprak konuşur muymuş? Şimdi anladım. Meğer yıllarca söyleyemediklerimizi bir avuç toprak haykırıyormuş.

Ben bile şaşırdım; bir avuç toprağın bu kadar duyguya tercüman olmasına… İçimdeki fırtınanın bu kadar sesli haykırdığını ilk kez o an işittim. Artık toprağın da bir dili olduğuna şahitlik ediyordum. Dinlemek istedikçe hıçkırıklarım patlıyor ama engel olamıyordum. Zaten olmak da istemiyordum. Hıçkırıklarım son bulsa, belki sessizleşen bedenimle birlikte toprağın söylediklerine eşlik edecektim.

Duymak istediklerimi duyacak, dinleyecektim. Belki de duymak için zaman geçmeliydi. Henüz toprağa inmiş bir vücut vardı hâlâ. Sanki topraktan çıkan bir sıcaklık vardı; beni cayır cayır yakan. Kulaklarım dış seslere sağır, kalbimin içinden çıkan feryatlara kilitlenmişti. İçimde bu kadar gözyaşı biriktirdiğimi ancak o an fark ettim. Bir toprağı sulayacak kadar çoktu…

Görmek yetti mi acımı dile getirmeye bilmiyorum ama iliklerime kadar acının varlığını hissediyordum. Öyle ki iliklerimdeki canı ayakta tutacak kudret kalmamıştı. Dizlerim yere çökmekten başka bir görev bilmiyordu. Yere çöktüğümde taşların varlığı canımı yakınca anladım; istediği buydu. Bacaklarım artık beni taşımıyordu.

Direndim… Ama direnecek gücüm de yoktu. Dizlerimdeki acı, yüreğimdeki acıya ancak yoldaş olabilirdi. Olsundu… Öylece acıyla yerde kalmanın farkına bile varamayacak kadar toprağın içindeydim artık. Sarıldım… Ta ki kollarım toprağın altında yatan biricik sevdiğime ulaşıncaya kadar. Kollarım uzasın, ona değsin istedim; ama sarıldığım sadece topraktı.

Soğuğun ellerimi, vücudumu kesmesini hissetmediğim bir hâle bürünmüştüm. Sadece içsel bir ürperti vardı. Topraktan beklediğim tek şey, tüm sıcaklığıyla beni sarmasıydı. Çünkü o an bana sıcaktı. Belki başkalarına buz gibi, karlı bir hava gibi gelirdi ama benim için öyle değildi.

Saatlerce konuşacak, ağlayacak gücüm vardı. Konuşmasam, ağlamasam içimdeki o garip boşalma hissine engel olamazdım. Bu yüzden “Ağla, durmadan haykır” diyordum kendime. Başka türlü duygularımı anlatamaz, kendime hâkim olamazdım.

Tek istediğim, beni an’a mıhlayan zamanda takılı kalmaktı. Hayat yeniden sorgulanmak için karşıma dikilmişken ben onun önünde diz çökmüştüm. Merhamet ve kaybettiğim sevgiyi dilenircesine…

Demek ki insan en sevdiği için her şeyi yapabilecek güce sahipti. Ama neden bunu zamanında fark etmez? İlla bir avuç toprak mı gerekir? İnsan kalbini neden önceden yoklamaz? Farkındalık için ille de insanı iki büklüm eden, kessen  kan akmaz dedikleri can yakan bir acı mı gerekir?

Cevap zamandı… Oysa her şey zamanında kıymetliydi. Şimdi ise o kadar çok şey içimde kaldı ki… Sessizlikte konuşmadan biriken her şey… Saatlerin nasıl geçtiğini fark etmeden yaşamak…

Belki de acımı kalemin ucundan akıtmak içimi ferahlatır diye düşündüm. Tıpkı içtiğim bir yudum sıcak çayın içimi ısıtmasını beklemek gibi… Belki de kendimi avutuyordum. Ama duygularımı sığdıracak bir kap yoktu. İçimdekiler dünyayı dolduracak kadar çoktu.

Sonunda anladım: Bu kadar acıyı ancak toprak alabilirdi. Sonsuzluğu vardı çünkü. Bir parça et olan kalp bile buna yetmiyordu. İstesem yedek bir kalp verirler miydi? Çünkü artık bende ki fazlasıyla dolmuş taşmış, haddini aşmıştı. Sevgi paylaşılırdı ama acı yalnız yaşanırdı.

İyi ki acı görünmezdi. Görünseydi kimse dayanamazdı. El ayak çekildiğinde, insan kendi içindekilerle baş başa kalırdı. Gözyaşlarını kendi eliyle silmek, acının içindeki gücün ta kendisiydi.

Sırtın kamburlaşsa, dizlerin dermanını yitirse bile… Küçülüp acının insafını beklemek aslında yeniden güç toplamaktı.

Bir avuç toprağın yaşattıklarını anlatmanın mümkün olmadığını anlarsın. Kelimeler kifayetsiz kalır. Gözyaşları konuşur. Hayatın gerçeği bir balyoz gibi iner insanın başına.

Ve işte o zaman anlarsın: Kime sarılman gerektiğini, hangi sözü ertelemeden söylemen gerektiğini… Bir sarılmanın kaç yaraya merhem olacağını…

Artık bir işe yarar mı bu farkındalık bilmiyorum. Ama derler ya, zararın neresinden dönülürse kârdır. Belki o zaman, sabahına uyanmak istemediğin bayramlar, sarılamadığın sevdiklerin, elinde kalan boş umutlar bir nebze anlam kazanır…

“Sevdiklerimizi kaybettiğimizde değil, onlara söyleyemediklerimizle yaşamaya başladığımızda büyür acı.”

Kıymetli Babam Enver Canlara ithafen. Nurlar içinde uyusun…

2 Yorum

  • Sakine HÜLAKÜ 20 Mart 2026

    Mekanı cennet olsun babamın😢😊

    • Yasemin Köse 20 Mart 2026

      Amin inşallah ablam.😔😔🤲🤲

Yasemin Köse için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir